
Japonya’yı bana taşıyan sevgili dostlarım Ceren-chan ve Teppei-san, bu Pazar günü [31.05.2009] evleniyorlar. Benim için Teppei-san‘ın yazdığı bu davetiye zarfını daima saklayacağım.
Omedetô gozaimasu yome-san! Yoroshiku to muko-san!
"Kakurenboo
Mittsu kazoete
Fuyu ni naru."

Japonya’yı bana taşıyan sevgili dostlarım Ceren-chan ve Teppei-san, bu Pazar günü [31.05.2009] evleniyorlar. Benim için Teppei-san‘ın yazdığı bu davetiye zarfını daima saklayacağım.
Omedetô gozaimasu yome-san! Yoroshiku to muko-san!
Elimde olmayan nedenlerden ötürü hem burada hem de Goddess Artemis’ Blog‘daki yazılarıma ara vermek durumunda kalmıştım. Önce google/blogger sapıttı, ardından da alan adının yönlendirildiği DNS ayarları bozuldu. Artık kendi alanımı satın almanın zamanı gelmiş de geçiyordu. Megami Sama olarak gerekeni yaptım ve işte yine yayındayım. En kısa sürede eksikleri tamamlayıp; Japonya, Japonca, Japon Kültürü, anime, manga vb. konulardaki yazılarımla buluşacağız…
Tadaima!

Bu sabah, Shinobi-chan ile birlikte, Yeni Rüya Sineması’nın 11:00 matinesinde Tokyo Sonata‘yı izledik. Kiyoshi Kurosawa‘nın bu filmiyle, “En İyi Film“ ve “En İyi Senaryo“ ödüllerini aldığından daha önce de bahsetmiştim.
Filmin ilk dakikasından itibaren, izleyiciye söylenmek istenenin şu olduğuna kanaat getirdim: “Anlatılan senin hikâyendir, aç gözünü!” Tabii, yalnızca gözlerin açık olması yeterli değil, anlayabilmek için gönül gözünüzün de açık olması gerekiyor.

Tokyo Sonata öyle bir film ki, hakkında ne desem, ne yazsam yetersiz kalacak. İnsan olmanın ve hayatın hem güzelliğini hem de vahşetini/dehşetini anlatıyor. Hepimizin özümüzde yalnız ve huzursuz ruhlar olduğumuzu gözler önüne seriyor. Belki eskiden hayat böyle değildi, belki günümüzün acımasız yaşam koşulları bizleri bu hâle getirdi. Bilmiyorum. Tek bildiğim, bu filmin gerçekçi güzelliğinin can acıtıcı olduğu.
Anlayamayanlar için şöyle açıklamaya çalışayım: Eğer Babam ve Oğlum gibi yapmacıklık âbidesi bir filmde duygulanıp ağladıysanız, bu filmi izlemeye kalkmayın. O pek duyarlı yüreğiniz (ve tabii ki salgı bezleriniz) bunu kaldıramayabilir.
Arigatoo gozaimashita Kurosawa-sama!
TOKYO -AA- Japon İmparatoru Akihito ve İmparatoriçesi Michiko‘nun evliliklerinin 50. yıldönümü etkinliklerle kutlanıyor.
Akihito‘nun, veliaht prens olduğu 10 Nisan 1959 tarihinde evlenen çiftin birlikteliği, Michiko‘nun kraliyet ailesi üyesiyle evlenen ilk “halktan biri” olması nedeniyle ülkede sansasyona neden olmuştu.
Çiftin 50. evlilik yıldönümünü kutlamak için yapılacak etkinlikler arasında; yine evliliklerinin 50. yılını kutlayan 100 çiftin katılacağı bir parti, aile yemeği ve hükümet yetkililerinin ziyaretleri yer alıyor. Halk da başkent Tokyo’da Saray dışına koyulan kutlama defterlerini imzalıyor.
75 yaşındaki Japon İmparatoru Akihito, yanında oturan 74 yaşındaki eşiyle birlikte düzenlendiği basın toplantısında, “Evliliğimiz süresince, İmparatoriçe benim konumum ve görevlerimin önemini anladı, özel yaşamda daima yanımdaydı ve aileme çok sadıktı. Onun pek çok zaman zorluklar ve üzüntüler yaşadığını biliyorum, ancak İmparatoriçe bunlara büyük sabırla dayandı” dedi.
Akihito, eşine evliliklerinin 50. yıldönümü için bir şey verecekse bunun, bir şükran belgesi olacağını kaydetti.
İmparatoriçe Michiko da kraliyet ailesine girerken kendisini güvensiz ve endişeli hissettiğini, zor zamanlar geçirdiğini anımsatarak, bugün evliliklerinin 50. yıldönümünü kutlamanın rüya gibi olduğunu söyledi.
Dün akşam Atlas Sineması’nın 21:30 seansında, 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali‘nden seçtiğim ikinci Japon Sineması yapımını izledim: Saikaku Ichidai Onna.

Yönetmen Kenji Mizoguchi‘nin, Ugetsu Monogatari adlı filmini daha önce izleme şansına erişmiş birisi olarak, anlatım tarzına yabancılık çekmediğimi söyleyebilirim.
Filmin açılış sahnesinde, artık yaşlanmış ve doğru dürüst çalışamayan bir geisha olan Oharu‘yu [ki bu rolü Kinuyo Tanaka başarıyla canlandırmış], gece soğuktan korunmak istercesine girdiği tapınakta heykelciklere bakarken görürüz. Heykelciklerden birinin bakışları, ona ilk sevgilisi Katsunosuke‘yi [bu rolde de, en genç hâliyle Toshirô Mifune'yi görüyoruz] anımsatır ve bir anılar bulutu içinde öykü başlar.
Edo‘da, sarayda hizmet veren geishalardan biriyken, hizmetlilerden Katsunosuke‘ye tutulan Oharu; bu imkânsız aşk öğrenildiğinde ailesiyle birlikte Kyôtô‘ya sürgüne gönderilir, sevgilisi ise idam edilir. Sonrasında, şanssızlık ve mutsuzluk ömrünce takipçisi olacaktır.
Dönemin güçlü daimyôlarından Harutaka Matsudaira‘nın cariyesi olur ve vârisi olmayan bu adama bir oğul verir ama evin hanımefendisi çocuğun doğumundan sonra, onun mâlikânede kalmasını istemediği için baba evine geri gönderilir.
Öz babası tarafından defalarca satılır. Tam mutluluğu ya da huzuru yakaladığını sandığı anda, ya bunun bir yalan üzerine kurulduğunu anlar ya da önceki yaşantısından izlerin hışmına uğrar.
148 dakikalık filmde bir an bile sıkıldığımı, yorulduğumu ya da konudan uzaklaştığımı anımsamıyorum. Dönem filmleri ile ilgilenenlerin mutlaka görmesi gereken bir yapım olduğunu düşünüyorum.
Bir de, önümde oturan ve kafalarını birbirine vurmamak için insanüstü gayret gösterdiğim; “aaa bak şimdi de araba çarpıp kör olacak” gibi gerzekçe espriler yaparak eğlenen zavallı karı kocayı saymazsam, akşamımın harika geçtiğini söyleyebilirim.

28. Uluslararası İstanbul Film Festivali‘ndeki filmlerden seçip bilet aldığım filmlerden ilkini, yönetmeni Hirokazu Kore-eda‘ya ödül getiren Aruitemo Aruitemo‘yu bugün izledim.
Bir aile buluşmasını anlatan film, yürek burktuğu kadar, çarpıcı tespitlere de yer veriyor. Yokoyama ailesinin artık yaşları kemâle ermiş iki evladı, daha genç yaşta ölen ağabeylerinin ölüm yıldönümü için, yanlarında eşleri ve çocukları olduğu halde baba evini ziyaret ederler. Aile içi sırlar, acılar, dedikodular, sevinçler, küçük hesaplaşmalar bir güne sığar.

Özellikle emekli bir doktor olan baba rolünde Yoshio Harada ve anne rolündeki Kirin Kiki, insanı ağlatacak derecede başarılı bir oyunculuk çıkarmışlar. Ayrıca, ölen ağabeyinin yerini asla dolduramayacağını bilen ve babasıyla sürekli zıtlaşan, ailenin ikinci oğlu rolündeki Hiroshi Abe de harika bir performans sergiliyor.
Oyunculuklar, müzikler, görüntüler o kadar sade ve o kadar güzeldi ki, film bittiğinde sanki içimde küçük bir pınar çağlamış da temizlenmiş, arınmışım gibi hissettim. Ve filmi izlerken birçok sahnede, İtalyan gazeteci/yazar Oriana Fallaci‘nin Doğmamış Çocuğa Mektup adlı eserindeki satırlar beynimle defalarca yankılandı:
“. . .Aile kavramına inanmıyorum ben. Aile, kişileri daha iyi denetlemek, onların kurallara, efsanelere bağlılıklarını daha iyi sömürmek için, bu dünyayı kim örgütlemişse onun tarafından uydurulmuş bir yalan. Yalnız olduğumuzda daha kolay başkaldırırız, başkalarıyla birlikteysek daha kolay uzlaşırız düzenle. Başkaldırıyı göze alamayan bir dizgenin borazanından başka bir şey değil aile ve kutsallığı palavranın büyüğü. Aynı adı taşımaya, aynı çatı altında yaşamaya zorunlu kılınmış, çoğu kez birbirinden nefret eden bir kadın, erkek ve çocuklar kümesi hepsi hepsi. Ama gene de pişmanlık var, ağlar var, en korkunç fırtına karşısında bile eğilmeyen ağaçlar gibi içimize kök salmış, açlık ve susuzluk kadar kaçınılmaz bir şeyler… Tüm iradenle, mantığınla, ne denli savaşırsan savaş bunlardan kurtulamazsın. Onları unuttuğunu bile sanabilirsin, ne ki günün birinde yeniden çıkarlar karşına, acımasızca ve karşı koyamayacağın biçimde ve herhangi bir celladınkinden daha sıkı yağlı bir ip geçirirler boynuna. Ve seni boğarlar.
. . .
“
Animeyle ilgili olarak, Amazon‘dan getirttiğim ve henüz dün elime geçmiş olan iki kitaptan bahsetmek istiyorum.
Bunlardan ilki, İngiliz yazar Helen McCarthy‘nin kaleme aldığı, 500 Essential Anime Movies - The Ultimate Guide. Kitap, animeleri dokuz farklı kategoriye ayırarak, dokuz bölüm başlığı altında inceliyor:
1. Bilim Kurgu
2. Robot ve Mekanik
3. Fantazi ve Masallar
4. Aksiyon, Macera ve Oyunlar
5. Aşk ve Ölüm
6. Tarih, Politika ve Yaşam
7. Gizem, Suç ve Korku
8. Okul, Spor ve Hayvanlar
9. Deneysel
İlk kitapla paralel olarak hemen okumaya başladığım ikinci kitap ise, “ölmeden önce mutlaka izlemeniz gereken 100 anime“nin hangileri olduğunu anlatan, Brian Camp ve Julie Davis‘in birlikte yazdıkları Anime Classics Zettai!
Kitapta, bu 100 anime filme geçmeden önce, 14 Büyük Anime Yönetmeninden de bahsedilmiş.
Yeni okumaya başlamama rağmen, ikisinin de birbirinden güzel olduğunu fark ettiğim bu kitapları tüm animeseverlere ısrarla öneriyorum.
Japonya İstanbul Başkonsolosluğu‘ndan gelen bir maili, Megami Sama’s Blog okuyucularıyla paylaşmak istiyorum.
Bu yıl, 18.’si yapılacak olan İstanbul Japonca Konuşma Yarışması’nda çeşitli okullara mensup öğrencilerden oluşan 24 kişi, iki kategori (A kategorisi: başlangıç seviyesi, B kategorisi: ileri seviye) halinde yarışacaklardır. Yarışmanın kategori birincileriTHYveH.I.S.‘den Japonya’ya gidiş dönüş bileti ile ödüllendirilecektir.Tarih: 28 Mart 2009 Cumartesi - Saat: 13.00
Yer: Bahçeşehir Üniversitesi - Fazıl Say Salonu
Düzenleyen: İstanbul Japonca Konuşma Yarışması Komitesi (Japonya İstanbul Başkonsolosluğu, Japon Dili Eğitimcileri, Türk - Japon Kadınları Dostluk ve Kültür Derneği)
Destekleyen:
Japan Foundation, İstanbul Japon Topluluğu, Türk Hava Yolları, H.I.S. Turizm Acentası, Bahçeşehir ÜniversitesiKonuşma Yarışması’nı izlemek isteyenlerin, Bahçeşehir Üniversitesi güvenlik kuralları uyarınca, yanlarında kimlik kartlarını bulundurmaları gerekmektedir.
III. Asya Film Ödülleri‘ne Japon filmleri damgasını vurdu.

Yönetmen Kiyoshi Kurosawa‘nın Tokyo Sonata adlı filmi “En İyi Film“ ödülünü kazanırken, Kurosawa aynı filmin senaryosu ile “En İyi Senaryo“ ödülünü de aldı.

81. Akademi Ödülleri‘nde “En İyi Yabancı Film” Oscar’ını kazanan Okuribito adlı filmdeki oyunculuğu ile Japon aktör Masahiro Motoki de “En İyi Erkek Oyuncu“ ödülüne lâyık görüldü.

Hirokazu Kore-eda ise Aruitemo Aruitemo adlı filmi ile “En İyi Yönetmen“ ödülünü kazandı.
“En İyi Film Müziği“ ödülünü ise Gake no Ue no Ponyo adlı Hayao Miyazaki animesi için bestelediği müziklerle Joe Hisaishi aldı.
Bunun en güzel yanı ne biliyor musunuz? Yukarıda sayılan filmlerin hepsini ve hatta daha fazlasını [bazılarını ikinci defa olmak üzere] 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali‘nde izleyeceğim! :o)
Yoğunluğum nedeniyle daha önce yazamadım ama haberi almıştım: Kadir Has Üniversitesi’nde Japon Kültür Festivali düzenleniyor.
Kulüp: Anime Kulübü
Başlangıç: 17 Mart 2009 Salı - Bitiş: 19 Mart 2009 Perşembe
Bu festival Türkiye’de bir ilk olarak gerçekleştirilmektedir. Japonya’da bulunan Tokyo Polytechnic University festivale davet edilmiştir. Manga bölümünde okuyan 15 öğrenci kendi çalışmalarını sergileyeceklerdir. Tüm dünyada yayılan anime ve manga kültürünü anlatarak, Türkiye’de ilgilenen kişi ve kurumlara bilgiler verilecektir.Festivalde;
• Japon yemekleri tanıtımı yapılacaktır.
• Japon filmleri ve anime film gösterimleri yapılacaktır.
• Japon geleneksel savaş sanatları gösterilecektir.
• Koto dinletisi yapılacaktır.
• Japon derneklerinin destekleri ile Japon kültürünü tanıtan kültürel aktiviteler düzenlenecektir.
• Cosplay kıyafetleri sergilenecektir.
• Japonya tanıtımı ve anime hakkında bilgiler verilecektir.
• Playstation ve karaoke alanları olacaktır.